Aşklar nasıl başlar, nasıl kapımızı çalar hiç bilmeyiz ya da zar zor hatırlarız. Bir de bazılarımız olayı bir aşk filmine çevirmek adına o ilk anı yaşayarak anlatırlar ama her defasında replikler, üzerlerindeki kıyafetler, bulunulan yerin koordinatları değişir. Açıkçası bir kandırmacadır. Aşk güzel bir durumdur. Ve biz hep başındaymış gibi yaşamak isteriz. Bu yüzden de hep nasıl geldiğini anlamaya çalışır ya da hep o ana döneriz. Aslında aşk bir ara gelir. Siz yaşarsınız ve bir gün düşünmeye başlarsınız ya da birden “aşk bu yahu” dersiniz. Olay bu kadar basittir aslında. Bir de bitişler vardı herkes hangi ara bu aşk bitti hatırlamıyorum dese de herkes ne zaman bittiğini bilir. Neyse şimdi bitişe takılmak istemiyorum. Her aşık gibi ben de sondan bahsetmekten kaçmaktayım.
Diyeceksiniz şimdi “eee aşıksın peki sen başlangıcını gerçekten hatırlamıyor musun?!?” Evet, size kesin bir zaman dilimi veremem. Hele onu ilk gördüğüm an hiç diyemem:) Onu ilk gördüğüm an kafamda binlerce düşünce vardı. Zaten o ortamda belli bir amaç için bulunmaktaydım. Bir erkeğin arkadaşıma olan davranışlarını gözlemlemek gibi ulvi bir görevim vardı. (Ahhh biz kızlar!?! ) Hoş bu görevi pek de yerine getirebildiğim söylenemez aslında!?! Yanımda kafa bir adam, sohbet mükemmel… Aaaa ben gözlemciydim di mi?!? Tüh unutuvermişim. Bu güzel sohbetin arasında. Yani görev telaşı ve hoş sohbet arasında görür görmez aşık olma gibi bir yalanı söyleyemem. Ya da son zamanların meşhur repliği “elektrik aldım” tümcesini de kuramam. Ama çok eğlendim. Uzun zamandır böyle rahat, hoş, daldan dala konan, beni benden alan bir sohbetim olmamıştı. O masadan kalktığımda “işte bu adam” demedim. Ama paniklemiştim. Yüzüm yanıyordu. Bir an önce eve gitmek istiyordum. Keşke’li cümleler kurup vazgeçiyordum. Ayrılırken görüşürüz bile diyememiştim. Elini sıkmıştım. Neyseki adını biliyordum. Bir de daldan dala atlayan sohbetimizden çıkardığım birkaç kırıntı vardı onla ilgili. Şu an kırıntı dediğime bakmayın. Onunla bir daha konuştuğum güne kadar o kırıntılar bana hazine gibi gelmişlerdi. Durmadan sohbetimizi kafamda canlandırıyordum. Bazı kısımlarını unutmaya başlayınca da kendime kızıyordum.
Sonra bir şekilde diğer yanım, “sevgilim” dediğim oldu. “Eee aşk “sevgilim” dediğin gün mü geldi” diye sorarsanız. Bilmem?!? Ben aşkın geldiğini onun gözlerine baktığımda gülmek istediğimi fark ettiğimde anladım. Onunla telefonda konuşurken olduğum yerde yayılıp kahkahalar attığımda fark ettim. Telefonla konuşmayı sevmediğim halde sürekli bahane bulup onu aradığımda anladım. Telaşla yanıma gelmesini beklediğimde, yemek yaparken sarıldığında, kokusunu hissettiğimde, bana gülümsediğinde, hissettirmeden akıl verdiğinde, saçmaladığım halde beni dinlediğinde… anladım. Evet, ya bu AŞK!?! dedim. Yani öyle aşk birden bire gelmedi. Evet, geldiğini belki hissettirmedi. Ama yavaş yavaş iliklerime işledi. Ve bana kalem kâğıdı aldırdı. Bu satırları yazdırdı. (Çaktırmayın bu satırları bana aşk değil sevdiğim adam yazdırıyor. Onun gülüşü, sesi, kokusu, bakışı… olmasa bu satırların hiç biri olmazdı.)
O zaman hep aşkla tümcelere boğulmak dileğiyle diyelim…
Semiha BAYRAKTAR
06/06/2011